Bu Blogda Ara

ANI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ANI etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Mart 2014 Perşembe

BİR BİSİKLETİM OLSA

Biliyor musun, benim hiç bisikletim olmadı. Ne çocukluğumda ne de gençliğimde. Bugün artık koca bir adamım, hâlâ bisikletim yok.

Yine de bisikletli bir çocukluktu, yaşadığım. Babam işine bisikletle giderdi. Güneybatı Anadolu’nun altmışlarda henüz bu kadar büyümemiş o şehrinde, bir kira evinde otururduk. Her sabah bisikletini alıp çalıştığı fabrikaya doğru yola çıkmadan önce, annem, babamın sırtına bir havlu koyardı, hasta olmasın diye. İşten döndüğünde, terden ıslanmış çamaşırlarının yerine yenilerini giydirirdi.

18 Eylül 2013 Çarşamba

TAÇSIZ KRAL

4 Mayıs 1969 Pazar, o tarihte hayatta olan insanların çoğuna göre hiçbir özelliği olmayan, sıradan bir gündü belki de. Oysa benim için, 10 yaşlarında, futbola düşkün bir çocukken İzmir’de geçirdiğim o gün,  hayatımın güzel ve anlamlı bir yaşantısı olarak kişisel tarihimde yerini alacak, bugün bile övünç ve heyecanla hatırladığım bir anıya dönüşecekti.
Denizli’de oturuyorduk. 250 kilometre uzaklıktaki İzmir, bize en yakın büyük şehirdi. Her yıl, fuar zamanı bir-iki günlüğüne de olsa İzmir’e gidebilmek, o yıllarda ben ve ailem için büyük bir sevinç kaynağıydı. Sabahın beşinde, bizi İzmir’e götürecek otobüse biner, yaz sonu-güz başı sabahlarının iç ürperten serinliğiyle yola çıkardık.

20 Haziran 2011 Pazartesi

Don Kişot

“Don Kişot’u kitaplar çıldırtmıştı, Beşir Fuad’ı kitaplar öldürdü.” (Cemil Meriç)

Don Kişot, daha edebiyatta roman türü ortaya çıkmadan yazılan bir ‘roman’dır. İspanyol yazar Miguel de Cervantes’in 1600’lü yılların başında yazdığı bu kitabın değeri, roman türünde eserlerin verilmeye başlandığı XVIII. yüzyıldan sonra anlaşılmış ve onun dünyada yazılan ilk roman olduğu kabul edilmiştir. Don Kişot, sadece ilk roman olmakla kalmaz, günümüze kadar yazılan en iyi romanlardan biridir de.

11 Haziran 2011 Cumartesi

Kuşluktan İkindiye Eminönü

Dünya tek bir ülke olsaydı başkenti İstanbul olurdu. - Napolyon

Bugün kahvaltımı açık havada yaptım. Bir tür “bahara merhaba” partisiydi bu. Eminönü’nde, Yenicami ile Mısır Çarşısı arasında kalan bahçede oturup, bir iki parça börek-çörek ve biraz peynir eşliğinde çayımı içerken, bir yandan da çevremdeki buram buram tarih kokan havayı doyasıya içime çektim. Bahar güneşi iliklerime kadar ısıtıyordu beni.

7 Haziran 2011 Salı

Ereğli'den İstanbul'a

Lütfen dikkat! Hostesiniz konuşuyor. Kaptanınız yarım saat yemek ve ihtiyaç molası vermiştir.

Otobüslerin hostes koltuklarında yolculuk ede ede, kendimi hostes gibi hissetmeye başladım. Kaptanın hemen yanında oturmak, bir otobüste değil de bir otomobilin ön koltuğunda, şoförün sağında oturmak gibi oluyor. Yol, önümde uzayıp gidiyor. Kaptanla sohbet ederken, zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorum. Arada bir, muavin arkadan seslenip, yolculara ikram etmek üzere, ön taraftaki soğutucu bölmeden kola ve fanta çıkarmamı istiyor.

9 Mayıs 2011 Pazartesi

Boyabatlı Deniz ile Oflu Cengiz

O günkü programımda Sinop vardı. Sabah 7’de Samsun Cumhuriyet Meydanı’ndan Sinop’a hareket edecek otobüse yetişmek için erkenden kalktım. Kaldığım otel meydana çok yakın olduğu için saat 6.30’da uyanmam yeterliydi. O saatte otelde kahvaltı henüz başlamadığından, otobüsü beklerken meydandaki bir lokantada çorba içmeye bile zaman bulabildim.

“Meydan” ya da “çarşı”, Anadolu’daki büyükçe şehirlerde bile o yerin merkezi anlamına gelir. Karadeniz’den örnek vermek gerekirse, bölgenin en büyük iki kenti olan Samsun ve Trabzon’da “meydan” demek oraların en hareketli yerleri demektir. Bir bakıma o şehirlerin simgesi sayılabilecek anıt ve yapılar da meydanda yer alırlar. Örneğin Atatürk’ü şaha kalkmış bir at üzerinde tasvir eden ünlü heykel Samsun’un meydanındadır. Trabzon’un meydanında durup şöyle bir çevrenize baktığınızda, başta Belediye Binası olmak üzere gördüğünüz eski yapılar, tarihsel kimliği olan bir şehirde bulunduğunuzu hissettirir size.

31 Ocak 2011 Pazartesi

Bir Iğdır Yolculuğu

25 Eylül 2000 Pazartesi. Öğleden Önce.

Kars’tan Iğdır’a yolcu taşıyan Türk Hava Yolları aracındayım. Aracın ön sırasında, adının Sahip olduğunu sonradan öğrendiğim 25-30 yaşlarında iri yapılı bir genç ile yan yana oturuyoruz. Yolculuğun başlarında hiç konuşmuyoruz. Ben, cebimden çıkardığım minik haritayı inceliyorum.

8 Ocak 2011 Cumartesi

Güneydoğu'dan

Uzun bir ayrılığın ardından evime döndüm. Benim için güzel bir gezi oldu. Güzel yerler, güzel insanlar gördüm.

Mardin sokaklarında dolaşırken beni turiste benzetip arkamdan "Excuse me, where are you from?" diye seslenen, ben de onu Türk’e benzettiğim için kendisine Türkçe cevap verince anlamayan ve bu kez benimle Arapça konuşmaya başlayan insanlar mı ararsınız?

5 Aralık 2010 Pazar

İlk Aşklar, Son Ölümler

İlk aşklar da, son ölümler de bu sokaklarda yaşandı.

Burası kentin kıyıda köşede kalmış semtlerinden biriydi. Çevre köylerden, kasabalardan kente çalışmaya gelen fabrika işçileri ve onların aileleri semtin çoğunluk nüfusunu oluşturuyordu. O semtte ve o kentte çalışmak ayıp olmaktan çıkmıştı artık. Kadın erkek, çoluk çocuk herkes çalışıyordu. Gece bekçileri, belediye zabıtaları, polis memurları semt halkının en ayrıcalıklı kesimiydi. Devlet kapısında ya da bir fabrikada iş bulamayanlar evde çalışırlardı. Bir tezgâhta çarşaf dokuyan kız çocuk1arı; sedirlere örtü ve yastık kılıfı diken, kâğıtlara şeker saran ev kadınları ailenin gelirine en az babalar, ağabeyler, ablalar kadar katkı sağlarlardı. Okul sonrası gazete ve simit satıcılığı, ayakkabı boyacılığı yapan oğlanlar da öyle. İlkokuldan sonra okula devam edemeyeceğine kanaat getirilen erkek çocukları, tamirhanelere, atölyelere, esnaf yanlarına çırak girerler; kız çocuklan biçki dikiş kurslarına giderlerdi.

30 Kasım 2010 Salı

Bakireler Günü

Günün tamamı ıslaktı. Geceden, belki de gece görülen rüyalardan kalma bir ıslaklıktı bu.

Köprülerin ayakları ıslaktı. Yalnız onlar mı, Bizanslı bakirenin kulesi de ıslaktı. Kule’nin oradan geçerken, durup, bir büfeden iki ıslak mendil aldı.

Orleans’lı Bakire Ermiş Jeanne’ı görmeye gidiyordu. Söylenenlere bakılırsa Tanrı ve cellât da orada olacaktı.

Vardığında cellâdı, Jeanne’ın bakireliğini almak üzereyken yakaladı. Onları gözlemekte olan Tanrı izin vermedi buna. Cellâdı, erkekliğinden yoksun kalma cezasına çarptırdı.

Jeanne, ölüme bir bakire olarak gitti.

O sırada başka bir yerde, belki de aynı yerdedir bilinmez, Meryem’in, bakire olarak çıktığı yolculuğun hangi durağında bakireliğini yitirdiği hakkında öyküler anlatılıyordu.

Yürüdü. Günün ıslaklığı yeniden geceye geçiyordu. Ertesi gün sular boşanacaktı şehrin üstüne.

(2005)