Bu Blogda Ara

Yükleniyor...

9 Aralık 2010 Perşembe

Orhan Kemal'in "Bereketli Topraklar Üzerinde" Romanı

Olay Örgüsü

Sivas’a bağlı Ç. Köyünden üç arkadaş İflahsızın Yusuf, Köse Hasan ve Pehlivan Ali; “ekini kıt” olan köylerinde geçimlerini sağlayamadıklarından, çalışıp para kazanmak amacıyla Çukurova’ya giderler. Geçmişte yalnız Yusuf çalışmak için iki aylığına Sivas’a gitmiş, köylerinden ilk kez çıkan Hasan ve Ali ise hayatlarında şehir görmemişlerdir. Hiç biri okuma yazma bilmemektedir. Daha önce şehir gören ve amcasının kendisine anlattığı gurbet hikâyelerinden dersler çıkaran Yusuf, arkadaşlarını, şehir hayatının tehlikeleri ve şehir insanının güvenilmezliği hakkında sürekli uyarır. Nitekim amcası, gurbetten bir daha dönememiş, çalışmak için gittiği şehirlerden birinde ölmüştür. Yola çıkarlarken başlıca hedefleri, Çukurova’da yeteri kadar para kazandıktan sonra köylerine dönmektir. Dönüşte Hasan kızına saç tokası ve tarak, Ali annesine elbise, Yusuf evine bir gaz ocağı götürecektir.

Üç arkadaş, Adana’ya vardıklarında, sora sora hemşerilerinin iplik fabrikasını bulurlar. Fabrikanın önünde, kendileri gibi iş için bekleyen bir grup insan vardır. Yusuf, aldıkları iki paket “Köylü” sigarasını fabrikanın bekçisine vermeye çalışarak bekçiden, kendilerini, fabrika sahibi ile görüştürmesini isterse de bekçi Yusuf’u kovar. Ertesi sabah, Yusuf fabrika sahibinin arabasının önüne çıkar ve hemşerisi olduklarını söyleyerek ondan iş ister. Fabrika sahibinin talimatıyla, Irgatbaşı Macir (muhacir) Durmuş, üçer lira gündelikle Yusuf’u “kirli koza” bölümünde, Hasan’ı “sulu koza”da, Ali’yi de “kırma makinesi”nde görevlendirir. Ancak öteki işçiler gibi onlar da haftalıklarının bir kısmını ırgatbaşına haraç olarak vereceklerdir.

Yusuf, Hasan ve Ali, “mahalle muhtarının bir zamanlar hayvanlarını bağladığı, tabanı hâlâ gübre örtülü” ahırdan bozma bir evde, kendileri dışında sekiz işçiyle birlikte kalmaktadırlar. Evdeki yatak yerleri için, kendisi de aynı yerde kalan Köse Topal adlı yaşlı bir adama kişi başı üç lira aylık kira ödemektedirler. Köse Topal, kira gelirinin yanı sıra, işçilerin çamaşırlarını yıkamak, onlara yemek yapmak, faizle borç para vermek gibi işlerden de para kazanmakta, paralarını ahırın bir yerine gömerek saklamaktadır. Zaman zaman ahıra Hidayet’in oğlu Mıstık adında biri uğramakta, hemşerisi Köse Topal’dan bir tabak yemek ya da biraz para koparmaya çalışmaktadır. Bu arada fabrikanın “sulu koza” bölümünde çalışan Hasan üşütüp hastalanır ve yatağa düşer, işi bırakmak zorunda kalır. Irgatbaşıya haraç vermekten bıkan Yusuf ile Ali, durumu fabrika sahibine iletmeye karar verirler. Ancak yakınmalarını, fabrika sahibiyle görüşmelerine izin vermeyen odacıya iletmekle yetinirler. Odacıdan durumu öğrenen ırgatbaşı Macir Durmuş, Yusuf ile Ali’nin işlerine son verir.

Yusuf ile Ali bu kez, şehrin dışındaki bir inşaatta iş bulurlar. Ahıra gelip eşyalarını toplarlar. Hasta yatağında yatan ve yaşama ümidini yitirmiş olan Hasan, yastığının altında sakladığı saç tokasıyla tarağı, köye dönüşlerinde kızına iletmesi için Yusuf’a verir. Yusuf ile Ali, köyden birlikte yola çıktıkları arkadaşları Hasan’ı o halde bırakıp yeni işyerlerine taşınırlar.

Ali, yeni işyerinde kireç söndürme işinde birlikte çalıştığı Ömer Zorlu’nun nikahsız karısı Fatma’ya âşık olur. Amele çavuşu, akşamları işçilere kumar oynatmaktadır. Kumarda sürekli para kaybeden Ömer Zorlu, Ali’den borç almaya başlar. Fatma’ya olan aşkı nedeniyle Ömer’in borç para isteklerini geri çevirmeyen Ali, arkadaşı Yusuf’un uyarılarına aldırış etmeden, Ömer ile Fatma’nın elci (pamuk üreticisine ırgat sağlayan kişi) Cemşir’den kiraladıkları tek odalı evlerine taşınır. Evin ihtiyaçlarını artık Ali karşılamaktadır.

Yusuf ise inşaatta duvarcı ustası olarak çalışan kırk beş yaşlarındaki Laz Kılıç ile yakınlık kurmuş, ondan duvarcılık işini öğrenmiştir. Taşeronla arası bozulduğu için işten ayrılan Laz Kılıç’ın yerine duvarcı ustalığını devralır. Gündeliği üç liradan beş liraya çıkarılmıştır.

Şoförün karısı Hayriye’nin aracılığıyla bir akşam taşeron Rıza ile birlikte olan Fatma ile, aynı akşam, kumar oynamaya giden Ömer’in yokluğunda Ali de ilişkiye girer. O gece kumarda şansı açılan Ömer de, eve döndüğünde 2.5 lira karşılığında Fatma ile sevişir.

Bu arada, fabrikada çalışırken ahırda birlikte kaldıkları Köse Topal boğularak öldürülmüş (cinayeti Topal’ın parasına el koymak için işleyen, ancak paraların yerini bulamayan Hidayet’in oğlu Mıstık, delil yetersizliğinden serbest bırakılmıştır), Köse Hasan da kaldırıldığı Memleket Hastanesi’nde hayata veda etmiştir. Fatma ile olan ilişkisi açığa çıkınca işten kovulan Ali, elci Cemşir’in aracılığıyla bir çiftlikte iş bulur. Giderken Fatma da onunla gelir. Hidayet’in oğlu Mıstık da Ali ve Fatma ile aynı çiftlikte çalışmaktadır. Burada da bir yandan Ağa’nın İstanbul’da hukuk okumakta olan ve o sırada çiftlikte bulunan yeğeni, bir yandan da kâtip Bilal, Fatma’ya ilgi duymaktadır. Bilal, Fatma’ya yaklaşabilmek için çapa işindeki ırgatlardan Aptal Kızı’nı, Ali’yi baştan çıkarması yönünde teşvik eder. Ali, Aptal Kızı’nın ilgisini karşılıksız bırakmaz, Bilal de amacına ulaşır.

Bilal bununla da yetinmez, Ali ile Hidayet’in oğlu Mıstık’ın batözde (batöz: buğday saplarını tanelerinden ayırmaya yarayan makine) görevlendirilmelerini ve çiftlikten uzaklaştırılmalarını sağlar. Ali’nin Aptal Kızı’yla olan ilişkisini öğrenen ve çiftlikte rahatı yerinde olan Fatma, Ali ile gitmeyi kabul etmez, çiftlikte kalmayı tercih eder.

Batözdeki çalışma koşulları daha da ağırdır. Ali ile Mıstık’a desteciler arasında görev verilmiştir. Desteciler harmandan buğday demetlerini batöze taşımakta, batözün üzerindeki iki “koltukçu” da bu demetleri batözün haznesine atmaktadır. Batözün ırgatbaşısı Cemo, kırk beş kişinin çalışması gereken batözde otuz iki kişiyi çalıştırmakta, on üç ırgatın parasını cebine atmaktadır. Günde on sekiz saat çok yorucu bir tempoyla çalıştırılan ırgatlara doyurucu bir yemek de verilmemektedir. Irgatbaşı, bir yandan da yeğeni Karamaça Veysel aracılığıyla ırgatlara, haftalıklarından kesmek üzere çay ve esrar satmakta, kumar oynatmakta, kumarda para kaybedenlere faizle borç vermektedir.

Irgatlar, haftada bir, yaya olarak şehre paralarını almaya giderler; bir kısmı, açlıktan, yorgunluktan, hastalıktan yollarda kalır. Ali ile Mıstık da batözdeki ilk haftalıklarını almak üzere şehre inerler. Ali, Fatma’yı özlemekte, ona yeniden kavuşma hayalleri kurmaktadır.

Paralarını aldıktan sonra ilk işleri karınlarını doyurmak olur, sonra da Hidayet’in oğlu Mıstık’ın önerisiyle geneleve giderler. Ali ilk kez genelev görmektedir. Batözde koltukçu olarak çalışan Zeynel’den, ırgatbaşı Cemo’nun iki kızının genelevde çalıştığını öğrenirler. Onun önerisiyle Mıstık küçük kız Seyran ile, Ali de daha yirmisinde bile olmayan büyük kız Selvi ile ilişkiye girer. Selvi’den çok hoşlanan Ali, ona birlikte köye gitmeyi teklif eder. Selvi de Ali’yi sevmiştir, bu teklifi kabul eder, Ali’den para almaz. Ertesi hafta yeniden buluşmak üzere ayrılırlar.

Öte yandan Fatma, kendisinden hevesini alan Bilal tarafından çapa işine verilmiş, ancak sıtmaya yakalanmıştır. O da haftalığını almak üzere şehre iner. Şehrin girişinde, ırgatların -bu arada Ali ile Mıstık’ın da- gecelemek için konakladıkları mezarlıkta halsizlikten kendini kaybetmiş durumdayken uzun boylu bir adamın dikkatini çeker. Adam, Fatma’ya sıtma ilacı verir, içmesine yardım eder. Sonra da kucaklayıp karanlık ve tenha bir yere götürerek ona tecavüz eder.

Batözün koltukçuları Zeynel ve Şamdin’in, işçileri ağaya karşı kışkırttıkları gerekçesiyle işten atılmaları üzerine Ali ile Mıstık, ırgatbaşı tarafından, gündeliklerine zam yapılarak koltukçuluk ile görevlendirilir. Eskisinin yerine yeni bir batöz ustası da gelmiştir. Yeni görevinden dolayı gururlu olan Ali, genelevdeki Selvi’nin etkisi altında, Fatma’yı unutur. Selvi ile yeniden birlikte olmayı, onu köye götürmeyi düşler.

Bir gün harmanı denetlemeye gelen ağanın moral vermek amacıyla ırgatları teşvik edici sözler söylemesi ile daha da hareketlenen ırgatlar, baş döndürücü bir hızla çalışmaya başlarlar. Bu tempoyla sersemleyen ve başı dönen Ali kendini kaybederek sendeler ve sol bacağını batözün bıçaklarına kaptırır. İş durur. Ali’yi arabasıyla hastaneye götürmekten kaçınan ağa bir an önce olay yerinden uzaklaşmak niyetiyle arabasına atlayıp aceleyle oradan kaçar. Ali, kan kaybından ölür.

Öte yandan; duvarcı ustalığında iyice deneyim kazanan İflahsızın Yusuf çalışıp para biriktirmiştir. Üstünde yeni giysiler, köyüne gitmek üzere Adana garında Sivas trenini beklemektedir. Hayallerini süsleyen gaz ocağını almış, hatta okuma bile öğrenmiştir. Niyeti, köyde şöyle bir görünüp iki ay sonra yeniden Çukurova’ya dönmektir. Hidayet’in oğlu Mıstık ile karşılaşırlar. Yusuf ondan Ali’nin öldüğünü öğrenir. Usul usul ağlar. “İkisini de şehre ben kandırıp getirdiydim… Ali’yi hele, anası bana emanet ettiydi. Ben olmasam töbe salmazdı.…Doğru, ben öldürmedim amma…Çukurova’yı icat eden benim.” sözleriyle, duyduğu üzüntüyü dile getirir. Köyüne, kafasında ölen arkadaşları ve onların ölümünden duyduğu huzursuzlukla giren Yusuf evine gelir. Kendisini sevinçle karşılayan karısına ve çocuklarına gaz ocağını, aldığı öteki armağanları gösterir. Az sonra Köse Hasan’ın karısı ile kızı gelir. Yusuf, Köse Hasan’ın kızını babasının dileği doğrultusunda gözlerinden öper. Ana kız evden sessizce ayrılırlar. Yolda Pehlivan Ali’nin annesiyle karşılaşırlar. O da oğlunu sormak üzere Yusuf’un evine gitmektedir. Yakın bir yerlerde Pehlivan Ali’nin yaşarken dilinden düşürmediği bir türkü söylenir…

Kurgu ve Anlatım Biçimi

Berna Moran, romanın bir tür yolculuk üzerine kurulduğunu ve bir masal gibi kurgulandığını belirtir (Moran : 49-50). Romanın ilk iki bölümünde yolculuğun başının, izleyen yirmi altı bölümde yolculuğun ortasının, son iki bölümde de yolculuğun sonunun anlatıldığına değinen (Moran : 50-51) Moran’a göre, ilk iki bölüm ile son iki bölüm arasında belirgin bir simetri vardır (Moran : 66). Moran, romana çarpıcılık kazandıran unsurun yalnızca Çukurova gerçekliğini sadık biçimde yansıtması değil, bu gerçekliği, mitoslardan gelen geleneksel bir yapı içinde sunması olduğu değerlendirmesini yapar (Moran : 74).

Moran’in yukarıda özetlenen analizi, kabaca “ayrılma”, “sınav” ve “dönüş” aşamalarından oluşan kahraman mitleriyle örtüşür. Kahraman mitlerinde ayrılma, yola çıkışı ifade eder (üç arkadaşın köylerinden ayrılmaları). Kahraman, bir amaç uğruna yola çıkar (Çukurova’da çalışıp para kazanma amacı). Sınav aşamasında türlü engellerle karşılaşır (Çukurova’da başlarından geçenler), bir takım güçlerin (Yusuf’un amcasının öğütleri, duvarcı ustası Kılıç usta) yardımıyla zorlukların üstesinden gelir ve amacına ulaşır. Dönüşte ise, istediğini elde etmiş olarak, başladığı yere döner (Yusuf’un para kazanarak gaz ocağını alması ve köyüne dönmesi). (Campbell: 46).

Bereketli Topraklar Üzerinde, Orhan Kemal’in öteki yapıtları gibi, konuşma ağırlıklı, hareketli, betimlemelere ve ruh çözümlemelerine fazla yer vermeyen, kolay okunur bir anlatım biçimine sahiptir. Acı bir mizah duygusu, roman boyunca hep hissedilir.

Romanda İşlenen Başlıca Temalar

Romanın ana teması, yoksulluk ve yaşam kavgasıdır denilebilir. Bu tema, başka illerden Çukurova’ya çalışmaya gelen emekçilerin başından geçenlerin aktarılması yoluyla işlenirken, Çukurova kentsel alanının iş ve insan ilişkileri ile değer yargıları, kentli-köylü ve yoksul-varlıklı çatışması çerçevesinde ele alınmış ve tema aşağıda anlatılmaya çalışıldığı üzere çeşitlendirilmiştir:

Yoksulluk ve Sefalet

Romandaki olayların cereyan ettiği çevrelerde, tam bir yoksulluk ve sefalet durumu hâkimdir. Hastalık ve ölüm sürekli kol gezer.

Roman kişileri, ağır çalışma koşullarına rağmen yeterli para kazanamadıkları ya da kazandıkları parayı biriktirmek zorunda oldukları için en temel gereksinmelerini bile karşılayamazlar. Çalışma, barınma ve beslenme koşulları insanlık dışıdır. Çareyi sigara ve esrar içmekte, kumar oynamakta, geneleve gitmekte bulurlar.

Ali’nin batöze bacağını kaptırarak ölümü, söz konusu insanlık dışı çalışma koşullarının bir sonucudur.

Köylerinden, refaha kavuşmak ümidiyle kente gelen işçiler kentte yoksulluğu daha şiddetli biçimde hissederler, birçoğu köyüne dönemeden ölür. Yusuf örneğinde olduğu gibi, kentte tutunabilmek, para kazanabilmek için kentlilere yaltaklanmak, aşağıdan almak gerekir. Yusuf, kente uyum sürecini kendine göre tamamlarken, kimseyi beğenmez olur. Artık amcasına, duvarcı ustalığını öğrendiği Kılıç Usta’ya, hatta şehirlilere bile üstten bakmaktadır.

Bu yoksulluk ve sefalet atmosferi, Oliver Twist, Sefiller, Gazap Üzümleri gibi romanları hatırlatır.

İş ve İnsan İlişkilerindeki Kokuşmuşluk

Romanda yoksulluk ve sefalet, iş ve insan ilişkilerindeki kokuşmuşlukla da sergilenir. Çalışanlar, çalıştıkları iş yerinden malzeme çalıp satarlar. Dolandırıcılık, faizle borç vermek, kumar oynatmak ve oynamak, esrar satmak ve içmek olağan işlerdendir.

Kendileri de birer ücretli olan ırgatbaşı, amele çavuşu, kâtip gibi ara kademe çalışanlar; ırgatlara ve işçilere karşı acımasızdırlar. Haftalıklarından pay alarak, çay ve esrar satarak, kumar oynatarak işçilerin ve ırgatların sırtından geçinirler. Gerektiğinde işçilerin ya da ırgatların işlerine son verebilirler ya da onları daha ağır işlere gönderebilirler. Çoğu zaman fabrika ya da inşaat sahibinin, çiftlik ağasının bu durumlardan haberi bile olmaz.

Ara kademe çalışanlar arasında yalnızca batöz ustaları ırgatlardan yanadır. Romandaki batöz ustaları akıllı, eğitimli, kültürlü kişiler olarak çizilmişlerdir.

Sahip oldukları pozisyonlara sıkı sıkıya sarılan bekçi, odacı gibi görevliler de, işçi ve ırgatlara karşı en az ırgatbaşılar, amele çavuşları, kâtipler kadar acımasız davranırlar.

Bununla birlikte işçi ve ırgatlar, söz konusu koşullara karşı başkaldırmaları için kendilerini bilinçlendirmeye çalışan arkadaşlarına karşı kayıtsız davranırlar. Çoğu zaman, güçlü olandan yana tavır almayı tercih ederler.

Hemşerilere ve Arkadaşlara Duyulan Güvenin Yitirilmesi

Bu ortamda en yakın arkadaşlara, hemşerilere bile güven duyulamaz.. Hemşerilik ve arkadaşlık, kırsal kesimde taşıdığı değeri yitirir. Gemisini kurtaran kaptandır. Örnek vermek gerekirse Köse Hasan, köyden birlikte yola çıktıkları Yusuf ve Ali tarafından hasta yatağında ölüme terk edilir. Ali, Fatma uğruna arkadaşı Yusuf’tan ayrılmayı göze alır. Buna karşılık Hidayet’in oğlu Mıstık, serseri ruhlu, kumarbaz ve katil olmasına rağmen, hiç tanımadığı Hasan’a yardım eder; Ali’nin cesedini yangından kurtarmaya çalışır. Mıstık’ın bu davranışları, üç arkadaşın birbirlerinden kopmasındaki trajediyi daha da derinleştirir. Yusuf, bu trajediyi şöyle açıklar: “Yoksulluğu görüyor musun? El işinde eyleşen adam, orospudan beter oluyor... Ne yapalım? Hepimizinki de bir ekmek derdi, gözü çıksın.”

Kadın-Erkek İlişkileri

Erkeklerin gözü başka erkeklerin karılarındadır. Ali, bunu şehirlilere özgü bir davranış olarak görür. Oysa kendisi de Ömer’in karısı Fatma’yla kaçmıştır. Bu açıdan onun da “şehre uyum sağladığı” söylenebilir. Kadınlar erkeklerle, hatta kocalarıyla bile para karşılığı ilişkiye girerler. Kadınlar ile erkekler arasındaki yakınlaşmanın temel öğesi cinselliktir, bu ilişkide duygusallığa yer yoktur. Fatma’nın aynı gece hem taşeronla, hem Ali’yle, hem de kocası Ömer ile sevişmesi, duygusallık içermeyen kaba cinselliğin romandaki doruk noktası olarak görülebilir. Buna karşılık, Ali’nin genelevde tanıştığı Selvi’yle olan ilişkisinde duygusallık vardır: Selvi, Ali’den ayrılırken ona sarılır ve boynundan öper, Ali’den para almaz. Hayatını, bedenini satarak kazanan bir genelev kadınının Ali’yle olan ilişkisinde cinselliğin yanı sıra duygusallığa da yer verilmesi, paraya ve tensel haza dayalı ilişkilerin çarpıklığını daha da keskinleştirir.

Güçlü Dinsel İnançlar

Roman kişilerinin dinsel inançları görünürde son derecede güçlüdür. Tanrı, kader ve günah düşüncesiyle, tevekkül duygusuyla doludurlar. Ölümler “Allah verdi, Allah aldı” anlayışıyla karşılanır. Bununla birlikte, kişiler dinsel inançlarıyla çelişip çelişmediğine bakmaksızın istekleri ve çıkarları doğrultusunda hareket etmekten geri durmazlar.

Kaynaklar

• Kemal, Orhan. Bereketli Topraklar Üzerinde. İstanbul, Epsilon Yayınları, Haziran 2005.
• Campbell, Joseph. Kahramanın Sonsuz Yolculuğu, çev. Sabri Gürses, İstanbul, Kabalcı Yayınevi, 2000.
• Moran, Berna. Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış C.II, 11. basım. İstanbul, İletişim Yayınları, 2003.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder